
Bir önceki yazıda gökyüzünün insan için nasıl bir aynaya dönüştüğünü söylemiştik. İnsan, başını kaldırdığında yalnızca yıldızlara değil, kendi varlığının anlamına ve kozmik düzende kapladığı yere bakıyordu.
Ama bu bakış burada bitmiyor.
Gökyüzüne yönelen göz önce merakı uyandırır; ardından hayranlığı ve kaçınılmaz olarak sorgulamayı. Uzun süre göğe bakan insan şunu fark eder: Yukarıda gördüğümüz şey rastgele bir karmaşa değildir. Orada bir düzen vardır. Tekrar eden, ölçülebilen, öngörülebilen bir ritim?
İşte o ritim, insan düşüncesinde kutsaldan bilime uzanan en derin yolu açmıştır. Gökyüzü, hem inancın hem bilginin ilk sahnesidir. Ve biz hâlâ o sahnenin altında, aynı soruları sormaya devam ediyoruz:
Orada ne var?
Gördüğümüz yalnızca ışık mı, yoksa geçmişin bize ulaşan sesi mi?
Bu düzen nasıl işliyor?
Kim ya da ne bu kusursuz ritmi sürdürüyor?
Bu sonsuzluk içinde yerimiz neresi?
Bir rastlantının ürünü müyüz, yoksa evrenin kendi hikâyesinin bir parçası mı?
Biz kimiz?
Yıldız tozundan doğmuş bilinçli varlıklar mı, yoksa evrenin kendini anlamaya çalışan yüzü mü?
Evet, biz kimiz?
Zamanın içinde sürüklenen küçük canlılar mıyız, yoksa zamanı anlamlandıran tek tanık mı?
Ve belki de en sarsıcı soru: Evren bizsiz de var olabilir, ama biz evreni anlamadan gerçekten var olabilir miyiz?
Gecenin zifiri karanlığında bu sorular yıldızlar gibi zihnimizde yanıp sönerken, aslında göğe değil; kendi varlığımızın en derin, en sessiz ve en gizemli katmanlarına doğru yaptığımız o uzun yolculuğun farkına varırız.
İlk insanlar için gökyüzü, ulaşılmazdı. Dokunulamıyor, değiştirilemiyor, kontrol edilemiyordu.
Bu yüzden güçlüydü. Güçlü olan ise kutsal sayıldı. Yıldızların şaşmaz hareketleri, Güneş'in her sabah doğması, Ay'ın düzenli döngüsü?
Tüm bunlar evrende rastlantıdan fazlası olduğunu düşündürdü. İnsan, bu düzenin arkasında birniyet aradı.
İnsan gökyüzüne baktığında yalnızca yıldızları görmedi.
Asıl gördüğü şey, şaşırtıcı bir tekrardı.
Güneş her sabah doğuyordu.
Ay kayboluyor, geri dönüyordu.
Yıldızlar yer değiştiriyor ama birbirlerine göre konumlarını koruyordu.
İnsan şunu sormadan edemedi:
Bu kadar kusursuz bir tekrar, gerçekten rastlantı olabilir miydi?
Düzen, insan zihni için hiçbir zaman tarafsız olmadı.
Düzen varsa, bir neden olmalıydı.
Neden varsa, bir niyet?
Ve niyet varsa, bir irade.
Belki de kutsal fikri, insanın ilk büyük "neden?" sorusunun cevabıydı.
Ulaşılmaz olan neden kutsal sayıldı.
İlk insanlar için gökyüzü dokunulmazdı.
Değiştirilemiyor, yönlendirilemiyor, durdurulamıyordu.
İnsan ateşi kontrol altına aldı.
Hayvanları evcilleştirdi.
Toprağı işledi.
Ama gökyüzü?
Gökyüzü hep dışarıda kaldı.
İşte bu yüzden güçlüydü.
Ve insan, gücü her zaman kutsallaştırdı.
Şimşek çaktığında gök yarılıyor gibiydi.
Yağmur yağdığında hayat geri dönüyordu.
Kuraklık olduğunda ölüm yaklaşıyordu.
Peki insan bu olayları nasıl yorumlamalıydı?
Doğa mı konuşuyordu, yoksa biri mi konuşuyordu?
Gökyüzü konuşur mu? Yoksa biz mi konuştururuz?
Babil'de rahipler yıldızları okudu.
Mısır'da Güneş'in yolu takvim oldu.
Anadolu'da ve Mezopotamya'da gök olayları ruhlarla ilişkilendirildi.
Her toplum gökyüzünü farklı kelimelerle anlattı ama aynı cümlede buluştu:
"Burada sıradan bir şey yok"
Tutulmalar uyarıydı.
Gezegenler tanrısal figürlerdi.
Yıldızlar kaderin işaretleriydi.
İnsan kaderini yeryüzünde değil, yukarıda aradı.
Çünkü yeryüzü karmaşıktı; gökyüzü ise düzenliydi.
Ama şu soru hiç sorulmadı mı:
Kader gökte mi yazılıydı, yoksa insan belirsizliği göğe mi yansıtıyordu?
Düzen, korku ve teslimiyet
Kontrol edilemeyen her şey, insan için iki anlama gelir:
Ya tehdittir ya da Tanrı.
Çoğu zaman ikisi birden?
Gökyüzüne bakmak, insana sınırlarını hatırlatıyordu.
Ne kadar küçük olduğunu?
Ne kadar geçici olduğunu?
Bu fark ediş bazen bilgelik doğurdu, bazen korku.
Ama her durumda bir teslimiyet üretti.
Belki de bu yüzden ilk tapınaklar göğe açık inşa edildi.
Göbeklitepe deki anıtlar, piramitler, kutsal tepeler?
Hepsi aynı sorunun mimari cevabıydı.
Biraz daha yukarı çıkarsak, anlam bize yaklaşır mı?
Kutsal yavaş yavaş yeryüzüne inerken
Zamanla çok ilginç bir kırılma yaşandı.
İnsan, gökyüzündeki düzeni yalnızca tanrılarla değil, kendisiyle ilişkilendirmeye başladı.
Eğer evren düzenliyse, insan da düzenli yaşamalıydı.
Ahlak gökten yere indi.
Yasalar kutsallaştırıldı.
Krallar göksel yetkiyle hükmetti.
Ama aynı anda başka bir soru doğdu. Sessiz ama tehlikeli bir soru:
Ya kutsal gökte değilse?
Ya onu oraya yerleştiren, düzen arayan insan zihniyse?
İşte bu soru, yavaş yavaş felsefeyi doğurdu.
Ve ardından bilimi?
Bugün geçmişe bakıp antik inançları küçümsemek kolay.
Ama bu, insan zihnine yapılmış büyük bir haksızlık olur.
Çünkü insan önce inandı.
Sonra düzeni fark etti.
En sonunda "nasıl?" diye sormaya cesaret etti.
Bilim, kutsalın reddiyle değil; kutsalın açıklanma isteğiyle doğdu.
Eğer gökyüzü bu kadar anlamlı görünmeseydi, insan onu bu kadar dikkatle gözlemler miydi?
Belki de hayır.
Son Bir Soru
Belki de asıl mesele şudur:
Kutsal gerçekten gökte miydi, yoksa insan göğe bakarken kendi bilincinin ilk yansımasını mı gördü?
Ve belki de gökyüzü, insanın kendini anlamaya başladığı ilk aynaydı.
Bir sonraki yazıda şu sorunun izini süreceğiz:
Gökyüzü insanın hayal gücünü nasıl şekillendirdi?
Yıldızlar neden sanatta, mitlerde ve şiirde bu kadar güçlü bir sembol hâline geldi?
Prof. Dr. Hüseyin KALKAN Ondokuz Mayıs Üniversitesi Öğretim Üyesi